Wednesday, April 7, 2010
On My Sonar
{}
Yunuslarla yüzmenin, bir insanın gerçekleştirebileceği en acımasızca eylemlerden biri olduğunu biliyor muydunuz?
{}
Yunus parklarındaki yunuslar Japonya Taiji'den getirilir. Ses duvarı ile bir koya hapsedilen yunuslar arasından tutsak edilecekler seçilir, geri kalanlar ise katledilir. Aile duygusu çok güçlü olan bu akıllı hayvanlar tarifi imkansız acılar çeker, anneler bebeklerinden ayrılmamak için mücadele eder. Tutsaklık için seçilenlerden bir kısmı yolda telef olur. Bir kısmı intihar eder. Çoğu ölü balık yemeye alışamadıkları için açlığa mahkum olur. Normalde asla yemeye tenezzül etmeyeceği ölü balık için, tıpkı közde yürütülerek dansettirilen ayılar gibi, türlü şaklabanlıklar yapmak zorunda kalırlar. Ölü balık yemeyi kabul eden yunuslara anti-depresan ve sindirime yardımcı ilaçlar yutturulur. Beton havuzlar, yunusların sonarlarını kullanmalarını engeller, bir nevi kör olurlar.
{}
Daha çok kısa süre önce Alanya'da 4 yunus öldü. Şimdi Ölüdeniz'de bir yunus parkı inşaası var. Lütfen imza kampanyasına destek verin, şimdiye kadar 2320 kişi birer dakika ayırdı, bu iç burkucu işkenceye tepkilerini ortaya koydu. İmzalamak çok kısa sürüyor, hiçbirşeye üye olmak falan gerekmiyor.
{}
O resimleri blog'umda istemiyorum, ama daha önce görmediyseniz yunusların nereden geldiğine dair görsel bir ipucu.
{}
Did you know that swimming with dolphins is one of the cruelest acts a person can commit? You probably do, since everyone has heard about The Cove. We have a petition against the construction of a new dolphin park (aka dolphin torture camp) in southern Turkey. It is being built as a tourist attraction, so it would be tremendous help if you guys could sign it right here. You don't have to be Turkish to sign it. When you click, scroll down to read the petition in English. Only takes a couple of seconds.
{}
I don't want those pictures on my blog, but here is just a taste of where dolphins come from.
Friday, February 19, 2010
An Education
{}I saw the movie "An Education" 2 days ago, and I haven't been able to stop thinking about it ever since. I saw many great movies this year but this one blew me away. It had been a while since I watched a movie which was this clever, amazingly cast and well-acted, with satisfying twists keeping me interested, a good message, and last but not the least; the decor and clothing used incredibly well throughout the movie, making it not only a joy to watch but also supporting certain moments of enlightment of the main character. Carey Mulligan with her Audrey Hepburn charms was amazing along with the rest of the cast (esp. Alfred Molina), but I think Peter Sarsgaard deserves special mention for his charming yet very subtly creepy portrayal of the character David. Somebody nominate this man for an award! And go see this beautiful movie.
{}
2 gün önce "An Education", veya iyi düşünülmeyerek katledilmiş Türkçe adı ile "Aşk Dersi'ni izledim. Aklımdan çıkaramıyorum. Bu yıl birçok iyi film izledim, ancak bu kadar zekice icra edilmiş, mükemmel seçilmiş harika oyunculara sahip, film boyunca ilgimi canlı tutan ufak sürprizlerle dolu, iyi bir mesaj içeren ve kıyafetler ile dekorların göz doyurucu güzellikte olmalarına ek olarak hikayeye ve ana karakterin aydınlanma anlarına destek vermesi ile beni tepeden tırnağa etkileyebilen bir film izleyeli epey olmuştu. Başrolde Audrey Hepburn tatlılığıyla Carey Mulligan diğer tüm oyuncularla birlikte (özellikle Alfred Molina) harikaydı, ancak Peter Sarsgaard, David karakterini cazibeli ancak inceden inceye bir tuhaf yansıtışı ile ayrıca anılmayı hakediyor. Birisi bu adamı bir ödüle aday göstersin! Bu etkileyici güzellikteki filmi mutlaka izlemelisiniz!
{}
Sunday, February 14, 2010
Sweet Tooth & Sweethearts
{}
{}My expectations from Valentine's day are pretty simple compared to that clichéd, costly package of romantic dinners, weekend vacations, glamorous gifts. I think it's nice to have another day to celebrate love, but that pressure of this having to be the most romantic day ever only sucks the romance out of the day and makes us all prone to disappointment. My favorite way of marking the occasion is sharing dessert with my love; possibly a chocolate soufflé or a big sundae, both of which are never as fun to eat by myself. Each bites tastes sweeter when it's him holding the spoon.
{}
Benim Sevgililer Günü beklentilerim, bize pompalanan klişeleşmiş romantik yemekler, haftasonu tatilleri, görkemli hediyelerden oluşan pakete kıyasla bir hayli basit. Bence aşkı kutlayacak bir ekstra gün olması iyi hoş, ancak bugünü romantik geçirme baskısı sonunda günün romantizmini kaçırmaktan ve hayal kırıklığı yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Bence bugünü kutlamanın en güzel yolu sevgilimle bir tatlıyı paylaşmak; özellikle de çikolatalı sufle veya kocaman bir kup dondurma gibi tek başına yendiğinde asla sevgiliyle paylaşıldığındaki kadar tatlı gelmeyen birşeyi. Hem hazırladığı mükemmel sufle/krema/şeker oranlı kaşığı kendi yemeye kıyamayıp sevgilisine yediren bir erkekten daha tatlı ne olabilir?
{}
{}
{}Paul Smith Sundae designed by Amy Moss. All other images from BHG.
Friday, October 23, 2009
Hurrah 350!
English readers, please take a few moments to visit 350.org and be informed about why the number 350 is so important for our future, and why October the 24th is very significant. The picture above is a little collage I put together to honor the day!
Bu bir davetiye – birlikte bir hareket başlatmak, küresel ısınmaya dur demeye bir gün ayırmak için bir davetiye.
İşte size dünyanın en önemli sayısı: 350.
Bir sene önce dünyanın en önemli hava bilimcilerinden NASA’nın James Hansen’i ve yardımcılarının yaptıkları araştırmalar ve çalışmalar çok önemli sonuçlar ortaya çıkardı. Eğer atmosferdeki karbondioksit miktarını 350 parça / milyona indiremezsek dünyamızın medeniyetlerin oluşmasına ve canlıların yaşamasına imkân veren yapısını tamamen kaybedeceğiz. Dünya’nın bildiğimiz Dünya olabilmesi için atmosferdeki karbondioksit miktarının 350 parça milyonun altında tutmak zorundayız.
Kötü haber; 350 parça / milyon sayısını çoktan geçtik – şu an atmosferdeki karbondioksit miktarı 389 parça / milyon. Bu nedenle kutuplar eriyor, kuraklık her yeri etkiliyor, bu nedenle sıtma gibi bulaşıcı hastalıklar yayılarak daha önce görülmedikleri yerlerde salgın haline geliyorlar.
İyi haber ise, ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. 350 sayısını hedefleyerek atmosferdeki güvenli karbondioksit miktarına geri dönebiliriz. Bunun için en güzel fırsat bu Aralık ayında Kopenhag’da gerçekleşecek. Dünya liderleri yeni bir iklim politikası belirlemek için Aralık ayında Kopenhag’da buluşuyorlar. Bizim görevimiz liderlerimizin çevre (ve bizim geleceğimiz) için doğru kararları aldıklarından emin olmak: en yeni bilimsel bulgulara, yani 350 sayısına, dikkat ettiklerinden emin olmalıyız. Bu enerji tasarrufunu sağlayan elektronik aletler kullanmaktan bile daha önemli – bu dünyanın enerji politikalarını etkilemek için karşımıza çıkacak nadir fırsatlardan bir tanesi.
24 Ekim günü, Kopenhag’da Aralık ayında gerçekleşecek Birleşmiş Milletler çevre konferansından tam 6 hafta önceye denk geliyor. Ve 24 Ekim günü, bilim adamlarının söylediklerini dünyaya dinletmek için sahip olduğumuz en büyük ve belki de en son şans.
Amacımızı yalnızca küresel bir hareket ile gerçekleştirebiliriz – ve bu hareket çoktan dünyanın dört bir yanını sarmaya başladı. Kamerunlu çiftçiler, Çin’de öğrenciler, hatta dünya kupası kayakçıları 350 sayısını duyurmak için çalışmaya başladılar. Kiliseler çanlarını 350 kere çaldılar, Budist rahipler sırtlarını Himalaya dağına yaslayarak vücutları ile 350 sayısını oluşturdular… 350 sayısı her dilde aynı, her kültürde ses buluyor, bu nedenle bugün 350’den daha önemli bir mesaj ve bilimsel kanıt yok.
24 Ekim "350"nin önemini duyurmak için son şansımız. Ben blog'uma, Facebook sayfama bu konuda yazdım ve yukardaki ufak kolajı hazırladım. Peki siz üzerinde yaşadığınız, hergün karnınızı doyuran ve çocuklarınıza yuva olan gezegen için ne yapacaksınız?
Çevreci olmayabiliriz, çöpleri ayırmıyor, elektronikleri standby'da bırakıyor, suyu israf ediyor, etrafa zehir sıkıp canlıları öldürüyor olabiliriz. Umursamaz, veya düpedüz açıkgözlü olabiliriz. Ama bindiğimiz dalı (gezegeni!) kesecek kadar aptal değiliz... Atın bakayım o testereyi elinizden, duyuralım şu 350 parçacık meselesinin önemini.
Daha ayrıntılı bir açıklama burada.
Buradan ise blog'unuza 350 logosu ekleyebilirsiniz.
Wednesday, July 22, 2009
Cows & Hens
Photography/Fotoğraf Baki Berk Kayalar
Tuesday, July 7, 2009
Vücut Yükü
Ray Caesar, "Kitten" Everytime I work out, I come by a couple of idiots in the changing room who try to cover their stench with aerosol sprays. I mean hellllooooo we have a freaking hole in the ozone layer and global warming is kicking our ass, not to mention those sprays smell horrible and burn my throat.
{}
Anyway, I really want to share a link about body burden with you, and you absolutely must read it, especially if you have any children. Don't be lazy, it is extremely important for you to be informed about this issue. I read an article about body burden a while ago, it was about a British mother testing herself and her 1-year-old for toxic chemicals, and the results were shocking; the poor baby had so much more chemicals in his body than her mothers. Moms should also be informed about bottles and a chemical called BPA. And everyone who happens to like being alive vs. being dead must research the truth about Canola oil and GMO (genetically modified organism).
{}
{}
Ne zaman spor yapsam mutlaka soyunma odasında bu devirde halen ter kokularını sprey deodorant kullanarak örtmeye çabalayan birkaç gerzekle karşılaşıyorum. Huuuuuu ozondaki delikten haberiniz yok mu, gırtlağımıza kadar küresel ısınmaya battık hiç mi duymadınız? Bırakın artık şu genzimi yakan aerosol spreyleri kullanmayı. Azıcık duyarlılık yahu!
{}
Yazıda bahsi geçen makaleyi ben de okumuştum; İngiliz bir anne, kendisini ve 1 yaşındaki oğlunu vücutta biriken toksik kimyasallar için test ettiriyor ve sonuçlar 1 yaşındaki çocuğun 30 yaşlarındaki annesinden çok daha fazla zehirle yüklü olduğunu gösteriyordu.

Friday, June 26, 2009
Michael...
{}{}
Bunun bana bu kadar dokunacağını bilmiyordum. Efsaneler genç ölüyor, bundan kaçış yok galiba. Bu insanlar -John Lennon, Elvis Presley, Michael Jackson- tamamen orjinal insanlardı, kendi tarzlarını yaratmışlardı ve müzik dünyasında ve hayat tarzlarımızda yeni birer sayfa açmışlardı. Benim jenerasyonumun efsanesi gitti! (Madonna'yı saymıyorum çünkü onun başarısı kendini yeniliklere adapte edebilmesinden geliyor, diğerleri gibi bir "tip" değil o.)
Wednesday, June 17, 2009
153 Hayvan Ambulansı
{}Tuesday, February 10, 2009
Mim 2.0
{ Second tag post -only in Turkish. My treat for you is a link to The Deco Detective's post today, the image above along with lots of breathtaking photos can be seen right here. }Aydan Atlayan Kedi beni Proust anketi ile mimledi. Gelsin sorular:
Sizi en çok üzecek olay?
Sevdiğim birini kaybetmek. Bu iyileşme imkanı olmayan bir yara.
Nerede yaşamak isterdiniz?
Sabit bir yerde yaşamak istemezdim. Birkaç ay ıssız bir adada, birkaç ay bir Avrupa şehrinde, birkaç ay ailemin evinde, birkaç ay bir ormanda, biraz kutuplarda, biraz Uzakdoğu'da.. Hep hareket halinde olayım isterdim.
Yaşayabileceğiniz en mutlu an?
Mutluluğun anlık birşey olmadığına, bir süreç olduğuna inanıyorum. Ama madem ütopik bir andan söz ediyoruz, o halde ölüm döşeğinde içsel yolculuğumu tamamlamış, olgunlaşmış ve gelecek adımı merakla, hazır bir şekilde karşılıyor olmak. Bu soruya "ölmek" cevabını veren başkaları da var mı acaba? :)
Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz?
Bundan 5-10 yıl sonra esamesini hatırlamayacağım hataları.
En sevdiğiniz erkek karakter?
İşte beni en çok zorlayan sorulardan biri. Gandalf the Grey diyelim :)
En sevdiğiniz kadın karakter?
Of, çok zorlandım. Kitap ve filmlerde kendi başının çaresine bakan, akıllı, zarif, iradeli, güçlü kadınları seviyorum. Hangi birini yazayım...
Tarihteki favori kahramanlarınız?
Mucizeler gerçekleştirmiş, kitleleri ebediyen etkilemiş tüm peygamberler. Leonardo DaVinci. Yaşadıkları çağın ötesinde yeteneklere sahip, eşi benzeri bugüne dek dünyaya gelmemiş insanlar.
Gerçek hayattaki favori kahramanlarınız?
Aklıma gelmedi, sınırları yıkan, çerçevenin dışında düşünebilen tüm insanlar.
En sevdiğiniz ressam?
Michelangelo. DaVinci. Rönesans ve Barok dönemlere ait ressamlar; Rembrandt, Vermeer, Caravaggio.
En sevdiğiniz müzisyen?
Beni başka diyarlara götürebilen müzisyenler, belli biri yok. Müzik kültürüm acilen gelişmeli, kimbilir neler kaçırıyorum.
Bir erkekte en çok beğendiğiniz özellik?
Güçlü irade, keskin zeka, kendini yenileyebilmek, yaratıcılık, uzun boy/geniş omuz (özellikler manevi olacak diye bir kural yoktu değil mi?).
Bir kadında en çok beğendiğiniz özellik?
Keskin zeka, hayalperestlik, yaratıcılık, kelimeleri akıllıca kullanabilmek, zarafet.
En sevdiğiniz erdem?
Gözünü herhangi bir hedefe dikip bilinçli bir şekilde o yolda ilerleyebilme. Hırs değil de kararlılık diyelim.
Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş?
Aylaklık etmek ve yemek yemek arasında kaldım. Stressiz, yavaş, tadına vara vara muhteşem yemekler yemek, yeni tatlar denemek olsun. Bir de bilgisayar oyunları oynamak.
Kimin yerinde olmak isterdiniz?
Yüzüklerin Efendisi, Yerdeniz, Belgariad, Harry Potter evrenlerinden birinde, ok atıp büyü yapıp kötülerle savaşan bir kahraman olmak isterdim.
Arkadaşlarınızda hangi özelliklerin olmasını istersiniz?
Hayalperestlik, önyargısızlık, temiz kalplilik.
Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik?
Asosyallik, erteleme huyu, kararsızlık. Kendime güvensizlik.
Hayatınızın en büyük şanssızlığı?
Çok şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. Çok şükür ki bu soruya vereceğim herhangi bir cevabım yok :)
En sevdiğiniz renk?
Her an değişiyor. Bu aralar mavim geldi.
En sevdiğiniz çiçek?
Japon süs kirazı. Kokusu için kasımpatı ve mimoza.
En sevdiğiniz kuş?
Doğada kendi düzeni içinde yaşayan tüm kuşlar, göçmenler, avcılar. Yalnız kırlangıçların sürüler halinde suya karınlarını değdirip tekrar göğe süzülmelerini saatlerce izlesem sıkılmıyorum.
En sevdiğiniz yazar?
İşte zor bir soru daha! Roald Dahl'ın yeri çok özel, onun dışında Tolkien, Brontë kardeşler, Italo Calvino.
En sevdiğiniz şair?
Şiir konusunda bilgili değilim. Aklımda yer eden sevdiklerim Fuzuli'nin Su Kasidesi, Oscar Wilde'ın The Ballad of The Reading Gaol'u.
Tarihte en sevmediğiniz karakter?
Hitler diyelim diye sormuşlar bu soruyu. İnat ettim, para hırsı ile sömürü yapan tüm şahsiyetler diyeceğim.
En çok isteyeceğiniz özellik?
Sihir yapma gücü. O olmuyorsa ışınlanma.
Nasıl ölmek isterdiniz?
Yaşlı, dinç, huzurlu olarak aniden.
Hayattaki sloganınız?
Rahat ol!
Şu anki ruh haliniz?
Bekleyiş...
Bu son soruyu Proust'a sorduklarında "Bu test için yarım saattir kendim hakkında kafa yorduğumdan dolayı sıkıntılı" yanıtını vermiş. Bunu göze alıp mimi yazıp yazmama, beni kurbağaya çevirip çevirmeme kararını da kendilerine bırakarak cadılara sataşıyorum, Hüp Cadısı ve Uyuz Cadı'yı mimliyorum.
Resim, The Deco Detective'den.
Mim 1.0
{ I've been tagged by a Turkish blog, sorry I won't translate :) }Malla'yı ve geçmişi yad etmek isteyen herkesi mimliyorum. Hadi bakalım.
Wednesday, February 4, 2009
Dilemma - Kararım



Art by Maggie Taylor.
Resimler; Maggie Taylor eserleri.
Friday, January 30, 2009
Dilemma (Türkçe versiyon)
{Click here for the English version of this post, or scroll down}Kişisel bir konuda okuyucularımın görüşüne ihtiyacım var. İşte düştüğüm ikilem:
23 yaşındayım, ensdüstriyel tasarımın kıt kanaat varolduğu bir ülkede mesleğim bu. İyi bir öğrenciydim, yaptığım işte de iyiyim. Endüstriyel tasarım benim için bir tutku, başka tasarım alanlarına kayan arkadaşlarım olduysa da grafik, web, moda, iç mekan, tekstil tasarımı gibi dallar beni hiç çekmedi, vazgeçemedim endüstriyel tasarımdan. Herhangi bir giderim yok, dolayısıyla çalışmaya aslında ihtiyacım yok şu an. Ben sadece kariyerime adım atmak, birşeyler öğrenmek için çalışmak istedim. Ama hem gelecekte kendi ofisimi kurmak, hem de bir süre yurtdışında yaşamak istediğim ve ailem de zengin olmadığı için para kazanmam da lazım aslında. 8 aydır çalıştığım bu yer büyük ve kurumsal bir şirket, satın almacılara bağlı olarak çalışan, şirketteki tek tasarımcıyım ve bu benim ilk işim. Tek tasarımcı olduğum için tasarım süreci iş hayatında nasıl işler gibi kritik bir konuyu ve okulda kapsamlı olarak öğretilmeyen üretim ve proje sonuçlandırma gibi önemli bilgileri edinemiyorum. Aylardır işten ayrılmanın hayaliyle yaşıyordum, işten ayrılmam halinde ihtiyacım olduğunu gözlemlediğim becerileri edinmek için kafamda bir program oluşturdum ve Şubat'ın ilk haftası, yani önümüzdeki Pazartesi ay sonunda işten ayrılacağımı bildirmeye karar verdim. Ama daha bunu söyleyemeden patron bana zam vermesin mi? Ufacık, minnacık, belli belirsiz bir zam, ama maaşına zam yapmış patrona da "kusura bakmayın ben ayrılacağım" nasıl denir ki?? İkilemim şu; yine de ayrılacağımı söylemeli miyim yoksa bir süre daha beklemeli miyim? Ömrümü burada, ya da böyle büyük bir şirkette bir eleman olarak geçirmek istemediğimi ve burada en fazla 1, işler çok iyi giderse hadi hadi 2 yıl geçirip gideceğimi zaten baştan beri biliyordum. Neyse, işimin avantajları ve dezavantajlarını anlatayım:
Önce, avantajlar:
-Saygın bir şirket.
-Patron çok şeker, anlayışlı, zeki, iyi. Ayrıca iyi bir referans. Onunla aramı bozmak katiyen istemiyorum.
-Fazla kazanmıyorum ama kazandığımın tamamı bankaya gidiyor. Türkiye'de başlangıç seviyesi tasarımcılara genelde para bile ödemiyorlar, öderlerse de asgari ücret gibi komik bir rakam veriyorlar.
-Giriş-çıkış saatleri belli. Esnek saatler değil yani. Aşırı meşgul de olmadığım için 6'da çıkıp 7'de evde olabiliyorum. Oysa şirketteki diğer insanlar(satın almacılar vs.) mesai ücreti diye birşey olmamasına rağmen geç saatlere kadar çalışıyorlar.
-Türkiye'de tasarımcılar için her zaman iş kıtlığı var zaten, şimdi bir de kriz eklendi.
-İhtiyacım olan şeyler, öğrenemiyor da olsam kağıt üzerinde deneyim işte.
-Patron dedi ki devam eden yüksek lisansım ve iş arasında bir denge oluşturabilirmişiz.(Okula gitmem, tez yazmam gerekiyor da..)
-Sevgilimi o kadar az görebiliyorum ki her buluştuğumuzda "50 İlk Öpücük" filmindeki gibi sil baştan heyecan yaşıyoruz :P

Şimdi, dezavantajlar:
-Kağıt üzerinde tasarım işi olarak gözükse de aslında tasarım yapmıyorum, tasarım ve üretime dair bilmem şart olan şeyleri öğrenemiyorum. Kendimi kıvranır bir şekilde havadan tekstil deseni çizer buluyorum ki bu deneyimimin, ilgimin olmadığı bir alan ve çok zorlanıyorum.
-Deneyimli bir tasarımcının altında çalışmam gerektiğini düşünüyorum. Şirketteki tek tasarımcı olmak ve ilk işimin olması, hayalim olan kendi tasarım ofisimi kurabilmek için kimseye ihtiyaç duymadan işimi yapabilecek kapasiteye ulaşma hedefime beni hiç yaklaştırmıyor.
-Şirketin internet politikası son derece baskıcı, çoğu internet sitesi işyerinden bloklanmış. Gmail bile yok, gerisini hesap edin! Araştırma ve yeniliklerden haberdar olma yönü son derece kuvvetli bir insan olarak internet erişimimin blogspot ve typepad ile sınırlı olması beni son derece köreltiyor. Blog yazılarımın seyrelmesinden anlamışsınızdır!
-Ofis kuş uçmaz kervan geçmez biryerde, çok çirkin, ofisin olduğu tüm mahalle çirkin ve güvenliksiz, öğle saatinde 2 adım yürüyecek bir kaldırım bile yok. Camlar da açılmıyor. Boğulduğumu hissediyorum.
-Hiçliğin ortasında olduğu için gidiş gelişler sabah akşam birer saatten günde 2 saat yapıyor. Buraya toplu taşıma da gelmiyor, tek seçenek bir rodeoymuşçasına rahatsız olan servis. 7:30'da evden çıkıp akşam 7'de evde oluyorum yani günün 12 saati iş uğrunda geçiyor, sosyal hayatım, uykum yok.
-Çirkin ofise tıkılmış olmak ve interneti doğru düzgün kullanamamak yaratıcılık isteyen bir meslek için ilham bulmanın imkansız hale gelmesi demek. Öyle kuluçkaya oturup yumurtlar gibi tasarım çıkmıyor malesef!
-Yemekler öyle sağlıksız ve berbat ki kahvaltımı, öğle yemeğimi ve atıştırmalıklarımı hergün evde hazırlayıp getirmem gerekiyor. Yalnız yaşayan biri için bu da zor, çok da vakit alıyor.
-Aranan bir tasarımcı olmak için ihtiyaçım olan birkaç ekstra beceri daha var (bilmediğim bazı programları öğrenmek gibi), bunlar iş dışında zaman ayırıp kendi kendime öğrenmem gereken şeyler.
-Sevgilimi, ailemi, köpeğimi, sabahları koşuya gitmeyi, güne lanet ederek başlamamayı, hayattan zevk almayı özledim.
-Yüksek lisansımı tamamlamak istiyorsam tez çalışmalarına hız vermem, okula sık sık gitmem gerekli.
-Daha çok gencim ve herhangi bir sorumluluğum yok, ideallerim için risk alacaksam bundan daha uygun bir zaman olabilir mi?
Pazartesi patronumla toplantım var, ne yapmalıyım?
a-Ona ay sonunda işten ayrılmak istediğimi mi söyleyeyim? (Nasıl söylesem?)
b-Zam meselesi eskiyene kadar bir ay daha mı burada takılmalıyım?
c-3-4 ay sabredip bir yılı doldurmalı mıyım?
Hangi seçenek daha mantıklı?


Friday, November 28, 2008
Buy Nothing Day Today


{}
UPDATE 2: I heard security guard at a store was smashed to death by greedy shoppers during black friday. See how uncivilized this consumerism craziness is making us?
{}
EKLEME: Satın almayın dedik, Optimum nalet alışveriş merkezine koşup İstanbul'u yağmalayın demedik. Kimsenin beni takmadığının resmidir :P Amerikan alışveriş yamyamları "Kara Cuma" olarak tabir edilen Şükran Günü sonrasındaki indirim gününde (ki bu ayın 28'iydi) sabahın 5'inde açgözlülükten bir mağazanın güvenlik görevlisini ezerek öldürmüşler. Kınıyorum herkesi...!
Thursday, November 20, 2008
I Have Found My Place In The World!
{}
Or rather, my mother, who spent 15 years of her life trying to wake me up and make the school bus wait, has found it for me. I am reading the website of the B-Society with tears of joy that I'm not alone! Rot in hell 9 to 5 (or more accurately 8:30 to 6:00 by Turkish standards).! I want a B-life! Until then, I still have to wake-up at 7 am despite not being able to sleep til 1:30 am.
{}
"Why do we still get up at cockcrow and when the cows moo, when only 5% of the population work within agriculture or fishing?
Why does everything have to take place in the same rhythm and pace, resulting in a huge problem with our infrastructure?
Why has the societal framework primarily been arranged to suit people working from 8 am to 4 pm?
Let the tyranny of A-time end. Let us create a B-society. Let us create B-patterns in our work and in our families. Let us have quiet mornings and active evenings. Life is too short for traffic jams. Let us have more all-night shops!
There is a general consensus that, in the future, Denmark and many other countries will have to make a living from the inner processes of thought, i.e. ideas, creativity, innovation and design. In the innovation society we will be paid for thinking – and this work of thought is an inner process best stimulated when working rhythms and working hours are individual. It therefore becomes important to work when one is most productive.
B-society has good social economics as it generates quality of life as well as productivity if B-persons work when they are at their mental peak."
B-people, unite! It's not our aim to turn the A-people upside down. We only want to have the flexibility to adjust our lives & work according to our own Circadian rhythm so that we can be more happy, healthy and productive.
{}
Daha doğrusu hayatının 11 yılını sabahları beni yataktan sürükleyip okul servisine beklemesi için camdan çığırarak geçiren annem buldu (geri kalan 4 yıl boyunca okula geç kaldım). B-Society, yani B-Toplum'un sitesini gözümde mutluluk gözyaşlarıyla okumaktayım. Yalnız değilmişim! Cehennemde çürü 8:30-6:00 iş saatleri. Ben B-Yaşam istiyorum! Tabi o zamana dek 1:30'a kadar uyuyamamama karşın sabahın köründe kalkmaya devam.
{}
"Toplumun yalnızca %5'i tarım veya balıkçılıkla uğraşırken, neden hala inekler mööleyip horozlar öttüğü zaman uyanıyoruz?
İç yapımızda büyük problemlere yol açmasına rağmen neden herşey aynı ritim ve hızda işlemek zorunda?
Neden toplumsal yapı saat 8 ile 4 arası çalışabilen insanlara yönelik ayarlanmış?
A-Zaman'ın despotluğu artık bitsin. Bırakın B-Toplumunu yaratalım. Bırakın iş ve aile hayatımızda B-düzenini oturtalım. Bırakın sabahlarımız sessiz, öğleden sonralarımız aktif olsun. Hayat trafik sıkışıklıkları için fazla kısa! Dükkanlar geceleri de açılsın!
Genel kanı, gelecekte, Danimarka ve diğer birçok ülkenin geçimlerini içsel düşünce süreçleri ile kazanacağı yönünde; mesela fikirler, yaratıcılık, yenilikler ve tasarım. Yenilikler toplumunda bize düşünmemiz için para ödenecek - ki bu içsel düşünce sürecinden en iyi sonuç çalışma ritimleri ve saatlerinin bireye özgü olacak şekilde ayarlanması ile alınabilir. Yani kişinin en üretken olduğu saatlerde çalışması çok önemli hale gelecek. B-kişiler zihinsel olarak zirvedeyken çalıştıklarında B-toplum üretkenliğin yanısıra hayat kalitesini de yükselteceği için sosyoekonomik açıdan çok daha iyi. "
Türk B-kişiler, toplanın. Yurtdışında B-kişi sertifikası alarak çalışma saatlerinde değişiklikler talep eden insanlar var. Nasıl ırk, dil- din ayrımcılığı yapılamıyorsa biyolojik saat ayrımcılığı da yapılmamalı. Amaç A-kişileri safdışı bırakmak değil, yalnızca herkesin en üretken olduğu saatlere göre yaşam düzenini oluşturabileceği bir esneklik sağlamak.
Wednesday, November 19, 2008
A Little Bragging...
{}

{}
I took the Color IQ Test that How About Orange suggested, and I am proud to say I scored a zero, which means no mistakes. Though not seeing any of this color genious I apparently have in real life is a mystery! If you haven't done the test already, I challenge you to :)
{}
How About Orange'ın önerdiği Renk IQ'su Testini yaptım, gururla açıklıyorum ki skorum sıfır, ki bu mükemmel, hatasız anlamına geliyor. Bu renk dehamı gerçek hayatta pek uygulayamamam ise bir muamma... Siz de yaparsanız aklınızda olsun, testi bitirince çıkan ilk sayfada hangi tonlarda daha zayıf olduğunuzu görebiliyorsunuz, yaşınızı ve cinsiyetinizi(m=e, f=k) girdikten sonra skorunuzu öğreniyorsunuz.
{}
Tuesday, October 14, 2008
Life Clock
"Nothing seems out of the ordinary when you first look at this clock. Upon closer inspection, you may notice the numbers seem a little high. This is because one rotation of this clock is equal to the average human lifespan. The clock is an artwork by Bertrand Planes which uses an ordinary clock slowed down 61320 times to make each minute equal to a year."
I guess if it is making me think so much it is a good piece of art.
It's reminding me that being 23 now doesn't mean I am not running out of time. I am well past the first quarter, so I have to hurry if I want to gather all the experiences I need if I want my soul to "level up". The very visual description of "running out of time" is scary and slightly depressing.
But from another point of view, it might be a good piece to have at home to influence better time management! Also, when you are 63 and get the feeling you are too old to start anything new, you can see that ahead of you is the same amount of time as a persons whole childhood and teen years which really hold the fondest memories of family, first love, fun times... Remember how many new things you learnt in that period of time.
The human lifespan is displayed in a circular motion, not linear, so (if you are religious) you can even be excited about the new beginning when the clock hits 0 for the second time. Thinking like this makes todays's trouble seem petty and makes me want to embrace life for what it is; a short adventure which I get to write the storyline of, and be the hero of it.
Bu saat beni travmatize etti. Niye mi? Designboom'dan açıklaması:
"Bu saate ilk bakışta olağandışı birşey görünmüyor. Daha yakından baktığınızda numaraların biraz yüksek olduğunu farkedebilirsiniz. Bunun sebebi bu saatin bir turunun ortalama insan ömrünün süresine eşit olması. Bu saat, her dakika bir yıla denk gelecek şekilde normal bir saatin 61320 kat yavaşlatılmasıyla oluşturulmuş Bertrand Planes imzalı bir sanat eseri."
Beni bu kadar düşündürdüğüne göre sanatsal değeri epey yüksek olmalı.
Bana yaşımın 23 olmasının zamanımın tükenmekte olduğu gerçeğini değiştirmediğini hatırlatıyor. İlk çeyreği oldukça geride bırakmışım, yani ruhumun bu hayattan aşama atlayarak ayrılmasını istiyorsam gerekli deneyimleri toparlamak için acele etmeliyim. "Zamanın tükenmesinin" hayli görsel tanımlaması biraz ürkütücü.
Başka bir açıdan bakacak olursak bu saati eve asmak zamanı daha iyi değerlendirmek için iyi bir motivasyon unsuru olabilir! 63 yaşınıza gelip de artık yeni başlangıçlar yapmak için çok yaşlı olduğunuzu düşünüyorsanız saate bir bakın; bir insanın tüm çocukluğunu ve ergenlik dönemini kapsayacak kadar süre var hala önünüzde. O yıllarda ne kadar çok şey öğrendiğinizi, aileniz, arkadaşlarınız, aşklarınız ile ömrünüzün belki de en sıcacık hatıralarını oluşturduğunuz zamanın o dönem olduğunu hatırlayın.
Bu saatte insan hayatı lineer (çizgisel) değil de dairesel, yani bir döngü olarak anlatılmış. Birazcık dini inancınız da varsa saat ikinci kere sıfırı vurduğunda yeni bir başlangıç için heyecan duyabilirsiniz. Bu şekilde düşünmek bugünün dertlerini önemsizleştiriyor, bende hayatı asıl olduğu şekliyle kucakla isteği yaratıyor; hikayesini benim yazdığım, kahramanı ben olan bir macera.
Thursday, September 18, 2008
A Girl With A Dog, A Dog With a Mission
{}
Notice the new logo on my sidebar? It is made by Mary-Laure of the lovely blog Aurea, for all girls with dogs and blogs to use. Click to get your own. It is spreading fast, I spotted it at El Beso.
{}
Mine is in honor of this water creature:
{}
Yan sütundaki yeni logoyu farkettiniz mi? "Blog'u ve Köpeği Olan Bir Kız" diyor logoda. Aurea adlı blog'dan Mary-Laure hazırlamış, hızla yayılıyor. Ben El Beso'da gördüm. Siz de istiyorsanız buradan alın.
{}
Benimki bu su yaratığının onuruna:
{}
{}
{}
{}
See the determined expression on her face? It because she has a mission of diving underwater and taking out a rock at least as big as her head, and carrying it to the shore(and doing this like 20 times). See the whole photonovel here.
{}
Kafasından ne planlar geçiyor bunun dersiniz? Suyun altına dalmak, en az kafası büyüklüğünde bir kaya parçası çıkarmak, onu kıyıya taşımak, ve aynı şekilde çıkarmış olduğu diğer 20 taşın yanına koymak. Fotoromanın devamı için buraya tıklayın.
Escape
{}
No picture, it's a day of thinking, imagining, and longing... Lately I can hardly contain myself. I am experiencing a magnetic pull, to where I do not know. Just away from here.
{}
I want to read this book, and this one too. Both by Thoreau.
{}
Bugün resim yok. Bu bir düşünme, hayal etme, özlem duyma günü... Son zamanlarda kalıbıma sığmakta zorlanıyorum. Nereye olduğunu bilmediğim manyetik bir çekim hissediyorum. Tek bildiğim buralardan uzaklara olduğu.
{}
Bu kitabı, ve de bunu okumak istiyorum. İkisinin de yazarı Thoreau. Türkçeleri burada. Basit Bir Yaşam blog'unu çok seviyorum, bu kitapları okuma fikrini de oradan edindim. Ufak alıntılar yayınlıyor, bir göz atın.
Tuesday, July 15, 2008
Oh-so-tagged

Tagged, yay! Sometimes I get the feeling I am one of the rare bloggers who actually enjoy being tagged, maybe that's because this is my second ever tag. Thanks Romany of The 16 Diaries for including me in your game :) Here are the rules: The rules are posted at the beginning. At the end of the post, the player tags 6 people and posts their names, then goes to their blog and leave a comment, letting them know they’ve been tagged and asking them to read your blog. Let the person who tagged you know when you’ve posted your answer.
1) What was I doing 10 years ago?
10 years ago I was 13, in the beginning of my now shamefully remembered teenage angst years, getting a home-made permanent tattoo on my ankle by my 14 year old friend. Yeah, I still have the thing.
2) What are 5 things on my to-do list today?
- Come up with a few post ideas for my blog.
- Do some sketches and think for a design idea for a new desk.
- Work out
- Go see a movie
- I have been a bit sick for the last couple of days, so keep eating the advised food to keep myself together and do all of the above.
3) Snacks I enjoy:
- Big bowl of muesli, fibered cereal, dried fruit and fresh fruit all thrown together with milk.
- Cinnamon cookies & a cappuccino
- Ice cream
- An egg, red & black pepper, some feta cheese, salt and parsley mixed into a goo, put on slices of bread and roasted in the oven until crispy.
4) Places I've Lived
Istanbul (Turkey), PA USA.
5) Things I'd do if I were a billionaire.
- Set up my own design firm, find an awesome office and hold big parties for networking and finding clients.
- Live the life of a nomad; travel around the globe, living in the cities I like for a few months each.
- Buy a helicopter (I hate traffic and cars)
- Give my parents unlimited funding to decorate & advance their dream house the way they like.
- Buy my boyfriend the Ferrari he wants and have a long private track built for him to drive it on.
- Buy a town and build it in the style of Bree-town of the Lord of the Rings, clothes, ponies and lifestyle included. Call out for people who want to live like that, and provide them with homes and make a sustainable-living community of them. I think this would be both the realisation of my fantasy and a good deed in the same time!
6) People I want to know more about
Leonardo DaVinci
Quentin Tarantino
Angelina Jolie
7) Your turn...
Closet Therapy
Karla's Closet
Will tag more people when I figure out who's been already tagged and who's not.
UPDATE: Wonderful new blog A Beleza de Todas as Coisas is also tagged!
Tuesday, July 8, 2008
I Wanna Be Here...
{click here to see the gorgeous view) 



